Kabuğumun İçindeki Dünyam: 1984’e Sığınmak




 Son zamanlarda kendi küçük kabuğuma çekilip kitaplarımla, dizilerimle ve ders notlarımla kurduğum o sessiz evrende yaşıyorum. İtiraf etmeliyim, insanlardan uzaklaştıkça kelimelere daha çok yaklaşıyor insan. Metroda, otobüste, hatta gecenin bir yarısı telefon ışığıyla okumak… Eskiden “Nasıl oluyor da herkes her yerde kitap okuyabiliyor?” diye şaşırırken, şimdi en olmadık yerler bana kocaman bir okuma köşesi gibi geliyor. Gerçek okuyuculuk galiba tam olarak böyle bir şeymiş.


Bazen elimde kitap uyuyakalıyorum. Sabah uyanıyorum, kitabım yerlere düşmüş, bir de Narin Sultan’ın tatlı serzenişleri: “Kızım böyle mi uyunur, üstün açık!” İçsel huzur işte tam da bu anlarda saklı — kendi dünyanda kaybolmak, başını başka hiçbir şeye çevirmek istememek ve bu huzurun göbeğine oturan bir kitap var şu aralar: George Orwell – 1984.


1984, George Orwell’in distopik bir dünyayı acı bir gerçeklik duygusuyla önümüze koyduğu, insanı hem ürküten hem düşündüren bir başyapıt. Kitapta, sürekli gözetlenen, özgür düşüncenin suç sayıldığı, insanların zihinlerinin bile kontrol altında tutulduğu karanlık bir toplum anlatılıyor.


Ana karakter Winston, Büyük Birader’in hüküm sürdüğü bu baskıcı düzende “gerçek” ile “dayatılan gerçek” arasına sıkışmış bir birey. Sistemin onu küçük bir çark olarak görmesine rağmen, içindeki isyan kıvılcımı hiç sönmüyor. İnsan, Winston’ın her adımında kendi hayatıyla ilgili küçük bir ayna görüyor aslında:

Özgür müyüz? Yoksa sadece özgür olduğumuza mı inanıyoruz?


Orwell, kitabı öyle bir dille yazıyor ki sayfaları çevirirken bir anda kendini o boğucu atmosferin içinde buluyorsun. Dünyanın görünmeyen duvarlarını sorgulatıyor; “Gerçek nedir?” sorusunu için için beynine kazıyor.


Çünkü sadece bir roman değil.

Bir uyarı.

Bir tokat.

Bir ihtimal.


Her sayfasında “Ben olsam ne yapardım?” diye düşündüren nadir eserlerden. Kafanın içinde küçük bir devrim başlatıyor. Okurken hem meraklanıyor hem de hafif bir tedirginlikle devam ediyorsun; işte bağımlılık yapan kısmı tam da bu.




Eğer sen de kendi kabuğunun içinde, sessizce büyüyen dünyana yeni bir soluk katmak istiyorsan, 1984 seni içine çekmeye hazır bir karanlık tünel gibi. Bittiğinde ise biraz ürpermiş ama çok daha farkında bir insan oluyorsun.


İşte benim bu sıralar nefes gibi okuduğum kitap…

Kendi içsel huzurumun içinde yankılanan distopik bir çığlık.




Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Bir Pazar Sabahı Hayallerin Peşinde

Hepimiz Biraz Vaka Değil Miyiz?

Bursa’da Beş Günlük Bir Kamp Serüveni