Kayıtlar

Eksik Bırakılan Çocukluk...

 Bugün buraya mutlu olduğum anları yazmak isterdim. Güldüğüm şeyleri, içimi ısıtan küçük tesadüfleri, güzel geçen bir günü anlatmak isterdim. Ama bugün içimden sadece yıllardır içimde taşıdığım bir yarayı anlatmak geliyor. Hayattayken babasız büyümeyi... Kaç yaşına gelirsem geleyim kapanmayacağını bildiğim bir yarayı. Bu satırları yine ağlayarak yazıyorum. Nedenini bilmiyorum. Sanki bütün bunları ilk kez yaşıyormuşum gibi canım acıyor. İnsan bazı acılara alışmıyor galiba. Sadece onlarla yaşamayı öğreniyor. Ama bazı günler geliyor, o acı kapıyı hiç çalmadan içeri giriyor. Bir kere bile babana sarılıp "Beni neden sensiz bıraktın?" diye ağlayamamak nasıl bir histir, bilir misiniz? Mutlu olduğunda ilk aramak istediğin kişinin baban olmaması... Üzüldüğünde başını yaslayabileceğin bir  babanın  olmaması... Düştüğünde "Benim babam var, bana bir şey olmaz." diyememek... Baba kelimesi duyulduğunda aklına güven değil de eksiklik gelmesi... Ben biliyorum. Çünkü ben bunu çocukl...

✈️ İlk Uçuşum, İstanbul ve Kalbimde Kalan Anılar

Resim
  Bir bayram dönüşünü, bir İstanbul kaçamağını fıtı   gelerek buraya not düşmek istedim.   Bu İstanbul gidişimin benim için ayrı bir heyecanı vardı çünkü hayatımda ilk defa uçağa bindim. Küçük bir çocuk gibi kalbimin hızlı hızlı attığını hissediyordum. Gökyüzüne hayran biri olarak bulutların üzerinde olmak tarif edemeyeceğim kadar güzel bir histi. Camdan dışarı bakarken içimi tarifsiz bir huzur kapladı. Sanki pamuk tarlalarının üzerinde yürüyormuşum gibi hafif, özgür ve mutlu hissediyordum.   İstanbul'a indiğimde ise beni erkek arkadaşım bekliyordu. Kocamaaan sarıldık. O an bütün yorgunluğum geçmişti. Ama asıl heyecanım henüz başlamamıştı çünkü o gün ilk kez erkek arkadaşımın ailesiyle tanışacaktım. Yol boyunca içimden "Cansu, geri dönelim!" deyip duruyordum.:) Annesi, babası, ablası ve kardeşi bizi bekliyordu. Neyse ki düşündüğüm gibi olmadı. Aksine, tahmin ettiğimden çok daha güzel geçti. Hepsi bana karşı çok sıcakkanlı ve tatlıydı. O güzel günü daha sonr...

Bağışıklığım Bana Küsmüş Olabilir mi?

  İki gün önce her şey gayet normaldi. Hayat akıyordu, planlar yapılıyordu, belki biraz yorgundum ama idare ediyordum. Sonra ne olduysa oldu… Bir anda boğazım yanmaya başladı. Önce “hafif bir üşütmeyimdir” dedim. Sonra öksürük eklendi. Ardından ateş. Ve şimdi? Tam anlamıyla sürünüyorum. Yutkunurken canım yanıyor. Konuşmak istemiyorum. Sürekli bir halsizlik hali… Sanki biri bütün enerjimi çekip almış gibi. Ve en sinir bozucu kısmı şu: Bu kadar hızlı nasıl hasta olabiliyorum? Gerçekten anlamıyorum. Sanki vücudum fırsat kolluyor: “Biraz yoruldun mu? Hadi hasta olalım.” “Azıcık üşüdün mü? Tam zamanı.” Ve işin daha da trajikomik kısmı: Benim iyileşme rutinim bile belli. Direniyorum. “Geçer” diyorum. Bitki çayı, dinlenme, vitamin… Ama yok. En sonunda klasik sahne: Cansu acilde. Ve o meşhur iğne… İtiraf ediyorum, o iğneden sonra gerçekten toparlıyorum. Ama insan şunu da düşünmeden edemiyor: “Ben neden her seferinde bu noktaya geliyorum?” Belki bağışıklığım z...

Geçecek günlerin hikayesi

  Sınav yaklaştıkça üzerime çöken o tanıdık yorgunluk… Saatler ilerledikçe ağırlaşan göz kapaklarım, sayfalar arasında kaybolan düşüncelerim ve bazen içimde büyüyen “hiç bitmeyecek” hissi… Kitapların altında eziliyormuşum gibi geliyor bazı anlarda. Sanki her konu, her test biraz daha yükleniyor omuzlarıma. Ama yine de bugün cümleye başka bir yerden başlamak istiyorum: Bir kütüphane yollarından günaydın… Sessizliğin içinde yankılanan kalem sesleri, sayfaların hışırtısı ve herkesin içinde taşıdığı o görünmeyen mücadele… Aslında yalnız değilim, bunu en çok burada hissediyorum. Herkesin kendi savaşı var; kimisi umutla, kimisi yorgunlukla ama bir şekilde devam ediyor. Bazen içimde bir ses “yetmiyor” diyor. Ne kadar çalışsam da eksikmiş gibi, yetişemeyecekmişim gibi… Ama sonra başka bir ses daha var, daha sakin, daha sabırlı: “Geçecek” diyor. Geçecek, bunu biliyorum. Belki bugün zor, belki yarın da öyle olacak. Ama bir gün bu satırları tekrar okuyacağım. Aynı kütüphaneye bu k...

Sıradanlık ve Değişim ..

Uzun zamandır yazmıyorum. Uzun zamandır içimi bu satırlara dökmüyorum. Belki de dökecek bir şey bulamadığımdan, belki de her şey fazla aynılaştığından. Çünkü bazen hayat, büyük kırılmalarla değil; tam tersine hiçbir şey olmuyormuş gibi ilerlediğinde yoruyor insanı. Sıradanlaşmış bir sıradanlığın içinde, fark etmeden hapsoluyorsun. Öyle bir dönem ki… Herkesten biraz uzak, her şeyden biraz eksilmiş hissediyorsun. Ne tam kopmuşsun ne de tam içindesin hayatın. Adını koymak zor ama bir “yaş sendromu” işte. İçine çekildikçe daha çok düşünüyorsun, düşündükçe daha çok yoruluyorsun. Son zamanlarda fark ettiğim bir şey var: İlahi adalet. Eskiden sadece duyduğum, bildiğim bir kavramken; şimdi hissettiğim bir şeye dönüştü. Bir şeyi zorlamayı bıraktığında, “Allah’a havale ediyorum” dediğinde… gerçekten bir şeylerin değiştiğini görüyorsun. Sen unutsan da unutmayan bir yaradan var. Ve belki de insanı en çok rahatlatan şey bu: Her şeyin bir karşılığı olması. İyi ya da kötü, herkes ektiğini biçiyor. Er...

Bir Sayfa Daha Çevirecek Güç

      Kendimi zorladığım yorgunluktan   ölüyorum” dediğim haftaların son gününden yazıyorum bu satırları. Yorgunluk diyorum ama aslında kelimeler yetersiz kalıyor. Keşke şu kitapların dili olsa da masanın üzerindeki sessiz tanıklar gibi anlatabilse içimde biriken ağırlığı. Çünkü bu, tek kelimelik bir yorgunluk değil. Kütüphane masasının başında yazıyorum. Sayfalar açık, notlar dağınık, zihnim daha dağınık. Saatin kaç olduğu belirsiz; tek net olan şey eve nasıl gideceğimi düşünecek kadar bile enerjimin kalmamış olması. Bedensel yorgunluk bir yere kadar ama asıl tüketen zihnin susmaması. Bugün gelişim psikolojisi çalıştım. Bülent hocanın son ders videosu beklediğim gibi değildi — ders gibi değil, terapi gibiydi. Freud’un kişilik gelişimini dinlerken bir noktadan sonra teoriyi değil, kendi hayatımı dinliyormuş gibi hissettim. Bazı cümleler vardır, not almak için değil durup düşünmek için söylenir — işte onlardandı. Ve bugün zihnimde en çok kalan cümle şu oldu: “...

Yorgun Bünyenin İsyaaanıııı..

 Ahhh… benim yorgun bünyem bir gün bana “isyaaaan” diyeceğini biliyordum. Ama hayır, şimdi değil. Henüz değil. Kaç haftadır kütüphane–ev- dersane  yollarında geçen günler… Soğukta koşturmacalar, sırtımda çanta, oradan oraya yetişme telaşı. Bedenimin bir köşeye çekilip “beni biraz dinle” demesi çok da sürpriz olmadı aslında. Biliyordum. Soğukta kuruyan terin, fark etmeden içime işleyen o ince sızının beni hasta edeceğini tahmin etmeliydim. Ama insan bazen bile bile yorar kendini. Çünkü durursa her şey yarım kalacak gibi gelir. Bir de işin Deniz kısmı var tabii… Hasta hasta, “aşgumm seni çok özledim” diyerek sarılmaları. Kaçınılmaz son..