Sıradanlık ve Değişim ..

Uzun zamandır yazmıyorum. Uzun zamandır içimi bu satırlara dökmüyorum. Belki de dökecek bir şey bulamadığımdan, belki de her şey fazla aynılaştığından. Çünkü bazen hayat, büyük kırılmalarla değil; tam tersine hiçbir şey olmuyormuş gibi ilerlediğinde yoruyor insanı. Sıradanlaşmış bir sıradanlığın içinde, fark etmeden hapsoluyorsun.

Öyle bir dönem ki… Herkesten biraz uzak, her şeyden biraz eksilmiş hissediyorsun. Ne tam kopmuşsun ne de tam içindesin hayatın. Adını koymak zor ama bir “yaş sendromu” işte. İçine çekildikçe daha çok düşünüyorsun, düşündükçe daha çok yoruluyorsun.

Son zamanlarda fark ettiğim bir şey var: İlahi adalet. Eskiden sadece duyduğum, bildiğim bir kavramken; şimdi hissettiğim bir şeye dönüştü. Bir şeyi zorlamayı bıraktığında, “Allah’a havale ediyorum” dediğinde… gerçekten bir şeylerin değiştiğini görüyorsun. Sen unutsan da unutmayan bir yaradan var. Ve belki de insanı en çok rahatlatan şey bu: Her şeyin bir karşılığı olması. İyi ya da kötü, herkes ektiğini biçiyor. Er ya da geç.

Bunu uzun uzun anlatmaya gerek yok aslında. Çünkü bazı şeyler anlatılmaktan çok yaşanarak anlaşılıyor.

Dün uzun bir aradan sonra tiyatroya gittim. Gürcü’yle birlikte Suç ve Ceza’nın sahne uyarlamasını izledik. Ne zamandır gitmediğimi hatırlamıyorum bile. O karanlık salon, sahnenin o kendine has büyüsü… iyi geldi. Biraz duygusaldı, biraz içime dokundu.

Ah Raskolnikov…
Benim oyunlardaki nickname’im.
Kitapta okurken zihnimde kurduğum o karakterin sahnede ete kemiğe bürünmüş halini görmek… garip bir şekilde içimi ufacık yaraladı. Sanki hayalimdekiyle gerçeğin karşılaşması gibi. Hafif bir burukluk, hafif bir gülümseme. Benim “üzümlü kekim”…

Böyle küçük değişiklikler iyi geliyor insana. Rutinin içinde minicik bir nefes gibi.

Ama bir yandan da çok yorgunum. Eğitim… çalışmak… yetişmeye çalışmak… Gün yetmiyor. Sanki yürüyen bir eğitim bilimleri kitabına dönüştüm. Yaşadığım her olayı, karşılaştığım her insanı bir teoriyle, bir kavramla açıklamaya başlıyorum. İnsanları analiz etmek artık refleks gibi.

Bu iyi mi, kötü mü bilmiyorum.

Bir insanı bu kadar hızlı çözebilmek bazen avantaj gibi geliyor. Ama bazen de keşke diyorum… keşke bu kadar bilmek zorunda olmasaydım. Keşke her şeyi bu kadar anlamlandırmasaydım. Belki o zaman daha az yorulurdum. Belki o zaman daha “cahil” ama daha mutlu olabilirdim.

Çünkü bazı şeyleri fazla bilmek, insanın içindeki o saf huzuru alıp götürüyor.

Yine de…
Hayat tam olarak bu galiba.
Bir yanda anlamaya çalışan bir zihin, diğer yanda sadece hissetmek isteyen bir kalp.

Ve insan, ikisinin arasında kendi dengesini arıyor.

Belki de ben hâlâ o dengeyi bulmaya çalışıyorum.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Bir Pazar Sabahı Hayallerin Peşinde

Hepimiz Biraz Vaka Değil Miyiz?

Bursa’da Beş Günlük Bir Kamp Serüveni